İnternet Tarayıcınızın Javascript Desteği Kapalıdır.
 Edebiyat ve Sanat Akademisi websitesini aktif bir şekilde kullanmak için JavaScript tarayıcınızda etkinleştirilmelidir. Tarayıcınızı kullanarak Edebiyat ve Sanat Akademisine erişim sağlarken zorluk ile karşılaşırsanız, JavaScript'in açık olup olmadığını kontrol edin.

Aşağıdaki Konu başlıkları MAC ve WİNDOWS işletimleri üzerinde çalışan EXPLORER, FİREFOX, SAFARİ ve OPERA internet tarayıcıları üzerinde JavaScript etkinleştirmesinin nasıl yapılacağı anlatılmıştır.

WİNDOWS LOGO
WINDOWS İŞETİM SİSTEMİ ÜZERİNDE;
MAC LOGO
MAC İŞETİM SİSTEMİ ÜZERİNDE;

Windows'taki Internet Explorer'da JavaScript'i etkinleştirmek için
  1. tarayıcınızda Araçlar 'ı ve ardından Internet Seçenekleri 'ni tıklatın.
  2. Internet Seçenekleri iletişim kutusunda Güvenlik sekmesini tıklatın.
  3. Özel Düzey 'i tıklatın.
  4. Güvenlik Ayarları iletişim kutusunda Komut altında Etkin komut kısmında Etkinleştir 'i tıklatın.
  5. Tamam 'ı tıklatın
  6. Onay iletişim kutusunda Evet 'i tıklatın.
  7. Ayarlarınızı kaydetmek için Tamam 'ı tıklatın.
Windows'taki Mozilla Firefox'ta JavaScript'i etkinleştirmek için
  1. Tarayıcınızda Araçlar 'ı ve ardından Seçenekler 'i tıklatın.
  2. Seçenekler iletişim kutusunda, İçerik 'i tıklatın.
  3. JavaScript'i Etkinleştir seçeneğini işaretleyin ve ardından Tamam 'ı tıklatın.
Mac'teki Mozilla Firefox'ta JavaScript'i etkinleştirmek için
  1. Tarayıcınızda, Ayarlar 'ı tıklatın.
  2. Görüntülenen iletişim kutusunda İçerik 'i tıklatın.
  3. Görüntülenen iletişim kutusunda Güvenlik 'i tıklatın.
  4. JavaScript'i Etkinleştir 'i işaretleyin ve ardından pencereyi kapatın.
Windows'taki Google Chrome'da JavaScript'i etkinleştirmek için
  1. Tarayıcınızı açın ve ardından sağ üst köşede görünen ayarlar simgesine tıklayın.
  2. Açılan menüde, Ayarlar 'ı tıklatın.
  3. Ayarlar sayfasında, Gelişmiş ayarları göster 'i tıklatın.
  4. Gizlilik bölümünde İçerik ayarları'nı tıklayın.
  5. JavaScript bölümünde Tüm sitelerin JavaScript çalıştırmasına izin ver'i seçin.
  6. Tamam 'ı tıklatın.
Mac'teki Google Chrome'da JavaScript'i etkinleştirmek için
  1. Mac menü çubuğunda, Chrome 'u ve ardından Tercihler 'i tıklatın.
  2. Ayarlar sayfasında, Gelişmiş ayarları göster 'i tıklatın.
  3. Gizlilik bölümü altında İçerik ayarları 'nı tıklatın.
  4. JavaScript bölümünde Tüm sitelerde JavaScript çalışmasına izin ver 'i tıklatın.
  5. Bitti 'yi tıklatın.
  6. Ayarlar sayfasını kapatın.
Windows'taki Apple Safari'de JavaScript'i etkinleştirmek için
  1. Tarayıcınızda, sağ tarafta görünen ayarlar resmi simgesini tıklatın.
  2. Tercihler 'i seçin.
  3. Genel iletişim kutusunda Güvenlik 'i tıklatın.
    İletişim kutusu adı Güvenlik olarak değişir.
  4. JavaScript'i Etkinleştir 'i işaretleyin.
Mac'teki Apple Safari'de JavaScript'i etkinleştirmek için
  1. Mac menü çubuğunda, Safari 'yi ve ardından Tercihler 'i tıklatın.
  2. Görüntülenen iletişim kutusunda Güvenlik 'i tıklatın.
  3. JavaScript'i Etkinleştir 'i işaretleyin ve ardından pencereyi kapatın.
Windows'taki Opera'da JavaScript'i etkinleştirmek için
  1. Tarayıcınızı açın.
  2. Menü > Ayarlar > Tercihler 'i açın.
  3. Tercihler iletişim kutusunda, Gelişmiş kutusunu tıklatın.
  4. İçerik 'i tıklatın.
  5. JavaScript'i Etkinleştir 'i işaretleyin
  6. Tamam 'ı tıklatın.
Mac'teki Opera'da JavaScript'i etkinleştirmek için
  1. Mac menü çubuğunda, Opera 'yı ve ardından Tercihler 'i tıklatın.
  2. Tercihler iletişim kutusunda, Gelişmiş kutusunu tıklatın.
  3. İçerik 'i tıklatın.
  4. JavaScript'i Etkinleştir 'i işaretleyin.
  5. Tamam 'ı tıklatın.

 Saatleri Ayarlama Enstitüsü Özeti Ahmet Hamdi Tanpınar
                   


                 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ    


Konusu: Yeniliklerin gelmesi ile zorluklar yaşanmıştır ama yinede bu zorlukların üstesinden gelmek için çabalar harcanmıştır birçok zorluk çekilsede bu zorlukların üstesinden gelmek gerekir. 


                      
                 BİRİNCİ BÖLÜM: BÜYÜK ÜMİTLER



Hayri İRDALbaşından geçen olayları ve hayatını anlatmak istemiş.müessese ve Halit AYARCI ile ile ilgili iddaları reddetmek ve tüm gerçegi  anlatmak içindir.Hayatını ikiye ayırmaktadır.Bunlar;Halit Ayarcı ile tanışmadan önce ve sonradır.
Hayatını anlatmaya çocukluğundan başlamıştır.Fakir bir ailede doğup büyümüştür.Mutlu bir çocukluk geçirmiştir.Rüştiye'de okurken asıl doğum günü olarak bahsettiği zamanda dayısı ona hediye alır ve hediye bir saattir.Evlerinde de çeşitli saatler vardır.Bu saatler;mübarek saatler,anne ve babasının odasında bulunan radyolu masa saati ve babasının koyun saatidir.


Bu saatler içinde en tesirli gördükleri mübarektir.Bu saat ayarlı bir duvar saatidir.Hayri İrdal'ın babasına,dedesinden hatıra kalmıştır.Büyük dedesi başının sıkıştığı bir zaman kurtulursa cami yaptıracağını söyler.İşleri düzenleyince caminin arsasını alır,elinde parası azalıncada cami için halı,kilim,büyük saat vb caminin iç mekan ihtiyaçlarını alır.Fakat camiyi yaptıramaz.Vasiyet eder.Bu saat alınan eşyalar içinden hatıra kalmıştır.

Hayri İrdal dayısının hediye ettiği saati incelemek için içini açar ve kurcalamaya başlar.Böylece saate olan merakı artar.Zamanın çoğunu Nuri Efendi 'nin muvakkithanesinde geçirir.Ama pek fazla iş tutturmazlardı.

Nuri Efendi 1912 de vefat eder ve Hayri İrdal tek kalır.Bir başka saatçi olan Asım Efendi'nin yanında işe girer.Fakat birisi saati çaldığı için Hayri İrdal işden çıkarılır.Bundan bir gün sonra halası vefat eder.Ekonomik durumları kötü olduğu için babası cenaze ile ilgilenmez ve evdeki satılabilecek eşyaları toplar.Halası tam gömülürken dirilir.Halası evindeki eşyaların satıldığını anlayınca Hayri'yi ve Hayri'nin babasını kovalar.


                                     

 İKİNCİ BÖLÜM: KÜÇÜK HAKİKATLER

 Hayri İrdal tünel iradesi'nde calışmaya baslar.çocuklar olur çocugun birinn adını Zehra koyar. Abdülselam Bey bütün mirasını  bu çocuğa bırakan bir vasiyet yazar. Vefat ettikten sonra herkes ve vasiyetin yalan olduğunu söyleyerek mahkemeye verilir. Mahkeme de vasiyet iptal edilir.
   Bir gün iş arkadaşı ile dalga geçmek için şerbetçi başı elmasından bahseder.Borcu olduğu kişiler bunu duyunca Hayriyi mahkemeye verirler. Mahkemede bunun gerçek olmadığını anlatsada inanmazlar. Hayrinin akli dengesinin yerinde olmadığını düşünerek adli tıpa gönderilir ve Doktor Ramiz ile tanışır. Hayri tedavi sürecince oradaki saatleri tamir eder. Doktor Ramiz teşhisi baba psikozu der. Bir süre sonra Doktor Ramiz Hayrinin raporunu verir. Hastaneden çıktıktan bir süre sonra Hayri ve Doktor Ramiz arkadaş olurlar. Bir gün beraber Dr. Ramizin tanıdıklarından oluşan kırahathaneye giderler. Bu kişilerle birlikte ispritizma cemiyetini kurarlar buradaki herkesin takma adı vardır Hayrinin adını ise öküz koyarlar. Halit Ayarcı ile bu kahvede tanışacaklardır. Bu sırada Hayrinin Ahmet adında koyduğu bir oğlu olur.Eşi Emine çok hastalanır ve vefat eder. Eşinin vefatından sonra çocuklar ile pek ilgilenmez

   Bu sırada Dr. Ramiz psikonaliz cemiyeti kurar ve Hayri müdür olur konferanslarında Dr. Ramizin ilk hastası olduğunu söyler ikinci eşi pakizenin dikkatini çeker. Cemal bey Hayriye iş teklifi eder Hayri kabul eder. Bu sırada Cemal bey refikhası Selma hanıma aşıktır fakat Cemal bey bir süre sonra Hayriyi işten çıkartır.


  ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: SABAHA DOĞRU


İşten çıkarılan Hayri çok yoksulluk ve sefalet çeker kızını Topal İsmail denilen biri ister fakat vermek istemez. Halası Zehranın çirkin olduğunu iddea eder. Kızına bakamıyacak durumda olduğu içinde Topal İsmaile kızını verir. İkinci eşi Pakize her sinirlendiğinde Hayriden Sinirini çıkarır, hatta odadan atar. Hayri bu duruma üzülmez aksiden sevinirmiş.

  Kahvede Dr. Ramiz beklerken damadı Topal İsmail izler. Doktor Ramiz yanında Halit Ayarcı ile gelir. Hayri ile tanışırlar. Sohbet ederken Dr. Ramiz Hayrinin saatçi olduğundan bahseder. Bunun üzerine Halit cebindeki bozuk saati çıkarır ve Hayriden tamir etmesini ister. Bu sırada Topal İsmail bir güzel dayak yer.Hayri bu duruma çok sevinir ve keyfi yerine gelir. Agob saatçiyam 'a saati tamir etmeye giderler.

   Hep beraber üç arkadaş yemeğe giderler. Bu yemekte Hayri, Halit Ayarcıya bütün hayatını anlatır. O günlerde saatleri ayarlama enstitüsünün temelini oluşturacak olan küçük daire açılır. Dairede Hayri müdür mavini Halit Ayarcının yeğeni Nermin hanım kıdem şefi ve Halit ise teşkilatçı olarak görev alır.


  2. ayın ortasına doğru Halit ile birlikte slogan seçerler. Bu slogonlardan birer tane seçip bastırırlar ve şehire dağıtırlar.üçüncü ayda teşkilat tamamlanmıs olur.

 Halit Ayarcı önüne belediyelerden kişilerle daire ye gelir.Birlikte daireyi gezerler Halit Ayarcı enstütisünün mutlak kadro ve ihtiyaclarını anlatır.Hayrinin kızı Zehra da burada işe baslar. Akrabalrından, dostlarından bazı kişileri de işe alırlar. salahiyetli bir zat müesseseyi ziyarete gelir. Ahmet Zamani Efendi ile ilgili kitap yazdıgını söyler.bu kişi ile ilgili atmasyonlar yapar.
Bir süre sonra Ahmet Zamani Efendi ile ilgili kitap ve eserler çıkarır hegel köyü bir kişi kendini bu Efendinin torunu oldugunu söyler. Cemiyetteki kişileri çagırıp Ahmet Zamani Efendinin güya ruhunu cagırıp konusmalarını ister.

Cemal be Hayri İrdal'ın en büyük düsmanıdır.Ahmet Zamani diye birinn olmadıgını asıl gercek Fenni Efendi diye bir kişi oldugunu ortaya atar ve hergün bu konuyla ilgili gaztede yazılar yazılır Cemal Bey ve Nevzat Hanımı Tayfun Bey öldürmüştür.Müesseseyi temrit eden unsurlar ortadan kalkmıştır.Kokteyl'den sıkılır ve odaya gidip uyur.Halit Ayarcıyı uyandırır Van Humbertin geldiğini söyler. Hayri Van Humbert ile tanışır. Van Humbert İstanbulda bir ay kalr ve çok memmum olarak ayrılır




DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: HER MEVSİMİN BİR SONU VARDIR


Koktelden bir kaç ay sonra telgraf gelir bu telgrafta Cunubi Amerika şehrinde birer tane saat sevenler cemiyetinin kuruldugunu haber verir.Bu sırada enstitünn içen ve dıstan saat görünümlü olmasını isterler.Bunun için mimarlar arasında yarısma yaparlar.Hayrinn aklına bir fikir gelir:oglu Ahmette bu binayı tasarlamaya çalışırlar oglu ile aralarında ki buzlar erir. Halit ayarcı ile bir cok kişi bu tasarımı cok begenir bu proje cok tutulmus ama  Hayrinin yaptıgı saat evler adlı proje pek begenilmemştir.Hayri İrdal bu müessesenin çalışanıyım diyerek etegini işten çeker Halit Ayarcı diğer binanın açılışına gelir.Açılısa gelen Esnebi heyet 0135i arayarak saati ögreniyorlar bu kolaylıga ragmen neden böyle cemiyet kurduklarını Hayri ye  sorarlar Hayri cevap veremez.Halit Ayarcıyı arar fakat yine ulasamaz. 


hafta sonu villa saatte toplantı ve küçük kızı halidenn dogum gününün kutlamak için toplandılar.Toplantı da Halit gelir kararı kaldırdıgını syler. herkesin nesesi yerine gelir.Hayri ve Halit tavla oynarlar Ayarcı bir kez oynadıktan sonra kalkar o geceden sonra Hayri İrdal Halit Ayarcıyı kaza yaptıgı gece kaldırıldıgı evde yatagında görebilirdi.



       
                              


ESERİN YAZILDIĞI DÖNEM 




Gerçekte, başlangıcından itibaren Doğu-Batı meselesiyle yakından ilgilenen Türk romanı, çeşitli değişikliklerle, Cumhuriyet sonrasında bu karşıtlığı, genel olarak Batı lehine yorumlama eğilimi göstermiştir. Başta Reşat Nuri Güntekin olmak üzere, bazı yazarlar Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Aka Gündüz gibi yazarlar bu soruna ilerici-gerici, aydın-yobaz, Batıcı-gelenekçi gibi kavramlar etrafındaki alegorilerle yaklaşırken Peyami Safa gibi diğerleri bunun tersine, Doğu-Batı karşıtlığında Doğu’nun üstünlüğünü vurgulama eğilimi göstermişlerdir. Berna Moran, Cumhuriyet romanında yazarların temelde iki tarzla karşımıza çıktıklarını, bunlardan bir kısmının topluma dönük daha sosyolojik tarzda metinler ortaya koyarken ikincilerin meselelere daha içsel, daha bireysel yaklaştıklarını ifade ederek, Tanpınar’ı bu iki çizginin kesişme noktasına yerleştirir: “Ahmet Hamdi Tanpınar’a gelince, onu tam olarak ne birinci çizgiye yerleştirmek mümkün ne de ikinciye. Türkiye’de Batılılaşma hareketine büyük bir duyarlılıkla çözüm arayan bir aydın olması onu birinci çizgideki yazarlarımızla birleştirir ama romanları hiçbir zaman bir düşünce kalıbına dökülmüş romanlar değildir. Ayrıca bireye ve bireyin iç dünyasına ayırdığı yere bakarsak, onu ikinci çizgiden saymamız gerekir. Yani Tanpınar bu iki çizginin birleştiği noktadadır diyebiliriz.” Bu meseleye daha tarafsız ve başlangıçta tez gütmeden yaklaşan yazarlarımızdan biri kuşkusuz Ahmet Hamdi Tanpınar olmuştur. Tanpınar, hem Huzur, Mahur Beste hem de Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanlarında söz konusu karşıtlığı mümkün mertebe ayrıntılar üzerine yoğunlaşarak ve metnin iç gerçekliklerini gözeterek vermeye çalışmış, bundan dolayı da yer yer ironiden yararlanmayı ihmal etmemiştir. Tanpınar’ın, özellikle Tanzimat’la başlayan Batılılaşma serüvenimizin Cumhuriyet sonrası aldığı biçimi temel izlek olarak belirlediği Saatleri Ayarlama Enstitüsü, sadece sıradan Türk insanının değil, devletin üst makamlarında yer alan nispeten daha seçkinci kesimlerinin de Batılı zihniyet ve kurumların karşısındaki pozisyon alışlarını anlatması bakımından oldukça dikkat çekici bir metindir. 
1962 yılında yayımlanan Saatleri Ayarlama Enstitüsü, aslına bakılırsa yukarıda altı çizilen çerçeve ve olay örgüsüyle karakter yaratmaktaki başarısı bakımından da yazarın Huzur romanından daha başarılı bir roman gibi görünmektedir. Her şeyden önce, Huzur romanına hakim olan ve yer yer roman üslubundan uzaklaşarak denememsi bir mahiyete bürünen kurgu Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde yok. Bununla birlikte gerek kurgu, gerek karakterlerin belli zihniyet taşıyıcıları olarak sembolleşmeleri, gerekse Cumhuriyet’le birlikte hayatımıza giren (ve hala devam ettiğini düşündüğüm) birtakım kurumların gerekliliği üzerindeki tartışmaların, spekülasyonların enine boyuna tahlil edilmesi (üstelik bu yapılırken mümkün olduğu kadar romanın doğasına özgü ‘edebi değer’ kaygısının bir tarafa bırakılmaması) gibi hususların detaylarıyla anlatılmış olması bu romanı Tanpınar’ın en iyi metnine dönüştürüyor. Metnin genel kurgusu ve olayların parçası olan insanların düşüncelerinin gerçeklerden kopuşu yalnızca yazarın tercihi olarak görülmemeli: Sembolik olarak Cumhuriyet’in başlangıç dönemlerindeki ideolojik suskunluk, fikirsel aşırılıkların sindirilmesi ve uzun süre tekdüze bir yaşamın egemen olmasını anlatmaya çalışıyor Tanpınar. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde yer alan kişilerin Halit Ayarcı, Hayri İrdal, Ahmet Zamani Efendi, İspiritizmacılar, Define Peşinde Koşanlar vs. hemen hepsi içinde bulundukları durumu iyiye götürmek için gerçek dışı yöntem arayışına girerler. Bu tesadüf değildir. Romanın bünyesi ve iç mantığının doğal sonucudur; ancak doğal sonuç olarak kalmaz, sembolik olarak Cumhuriyet’in başlangıç aşamasındaki Batılılaşma’nın ve bu yöndeki çözüm arayışlarının da gerçekten ne kadar kopuk, hayat pratiğinden ne kadar yalıtılmış olduğunu göstermesi açısından da manidardır. Yazar, bunu doğrudan söyleyemediği için de ironiye başvurmak zorunda kalmıştır ister istemez.


Yazar, böylece hiçbir kurumun ve zihniyetinin bir ihtiyaçtan ortaya çıkmadığını; insanlara göre kurum ve zihniyet üretildiğini anlatmaya çalışıyor. Nitekim, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde çalıştığı halde elinden hiçbir iş gelmeyen, hiçbir işe yaramayan Asaf Bey için Halit Ayarcı şöyle der: “Dostumuza kendine göre bir iş bulun... Çalışmaması icap eden, ataleti müessese için faydalı bir iş... O zaman mesele hallolur.” (SAE, s. 314). Bunu, doğrudan doğruya söyleyemediği için ironik bir dille ve Asaf Bey’in şahsında genelleştirmeye çalışıyor.


Romanın baş kişisi ve aynı zamanda anlatıcısı Hayri İrdal ile onun hayatında dönüm noktası olan Halit Ayarcı’nın çevresinde gelişen olaylar aynı zamanda tıpkı İvan Gonçarov’un Oblomov’unda olduğu gibi birbirine zıt iki karakterin çatışması şeklinde de okunabilir. Tipik bir Oblomov yaşantısına sahip olan Hayri İrdal, yine Gonçarov’un romanında olduğu gibi dışa dönük, karşılaştığı her durumu kendi lehine çevirmeyi bilen, düşünmeden, teoriden çok anında harekete geçmeyi, yapmayı, yaratmayı düşünen düşünen Ştoltz gibi Halit Ayarcı da arkadaşının kendine ve dünyaya kapalı, karanlık, durgun, edilgin hayatını yaratıcılığa dönüştürerek onu sahip olduğu sıkıntılardan kurtarır... Bir farkla: Oblomov kendi karanlığında diretirken Hayri İrdal oraya yapışıp kalmak yerine bir simulasyonlar dünyasına girmeyi daha uygun görür. 

Her şey bir yana, bu metin ne Berna Moran’ın iddia ettiği gibi “gerçekçi olmayan bir çağı simgelemekte” ne de Mustafa Kutlu’nun dile getirdiği gibi bir “aldanış”ın romanıdır. İçinde ne kadar topluma dönük özeleştiri nüvesi taşırsa taşısın metin belli dönemlerin birbirinin ardı sıra (Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemleri) ve yekdiğerinin yerini alarak gerçekleştirdikleri Batılılaşma hamlelerinde yaşadıkları paradoksu anlatmanın da alanı değildir. “Nedir Saatleri Ayarlama Enstitüsü?” diye soruyor Beşir Ayvazoğlu, “Sözüm ona saatleri ayarsızlığı yüzünden kaybedilen zamanı kazanmak için kurulmuş, etrafında Saatleme Bankası, Saat Sevenler Cemiyeti gibi aynı şekilde lüzumsuz bir yığın kuruluş yaratan tepeden tırnağa kadar abes bir müessese.” Oysa metnin akışını Türk toplumunun Tanzimat’la başlayıp Cumhuriyet dönemiyle sonlanmamış olan bir Batılılaşma serüveni hikayesi gibi algılamak onun sınırlarını daraltmaktan öte anlam taşımaz. Gerçekte, bu romanı bir simulasyonlar metni diye okumak daha doğru olur kanaatindeyiz. Toplumda yaşayan, teneffüs eden hemen her birey, ona bağlı olarak yürürlükte hemen her düşünce ve değer bir yönüyle kendi gerçeğini yaratarak var olabilmektedir. Çıplak gözle baktığınızda varlığından rahatlıkla kuşku duyabileceğiniz bir düşünce, davranış yahut değer güncelle (romandaki tabiriyle yeni) karşılaşır karşılaşmaz yeni bir düzleme geçmekte ve mutlak gerçeğin ta kendisi olmaktadır. Bu, biraz da modern dünyanın kendi bireyine dayattığı bir durumdur. Ya kendi iç gerçekliğinizden uzaklaşıp modernizmin yarattığı halenin bir parçası olarak varolmaya devam edecek; ya de kendi iç gerçekliğinizi bir tarafa bırakıp modernizmin dayattığı gerçekliğe bürünerek, en azından eklemlenerek yaşamayı reddediyorsanız yok olacaksınız. Başka seçenek bırakmamaktadır dış dünya size. Burada, göreli olarak hemen modern toplumun bir parçası olan insanların hemen hepsinin sanal bir dünyada yaşadıklarını, kendini kandırma oyunu oynadıklarını, bir şeyler yapmak yerine bir şeyler yapıyormuş görünerek “iş” ürettiklerini ima ediyor bize yazar. Aradan bunca zaman geçmesine rağmen bugün bile sabahtan akşama kadar yaptığımız, muhatap olduğumuz Hayri İrdal’ın yaşadıklarının bir benzeri değil de nedir? Metne göre olmayan bir Saatleri Ayarlama Enstitüsü, olmayan yeteneklerle, olmayan işlerle uluslar arası bir boyut kazanır ve orada üç yüze yakın insan istihdam edilir. Hepsi sabahtan akşama kadar örgü ören, birbiriyle aşk yaşayan, dedi kodu yapan bu insanlar geçimlerini de bu şekilde karşılarlar. Günümüz dünyasında, masasının başına oturup yukarıdakiler dışında iş yapmayan ve her ay bankamatiklerden para çeken bu benzeri insan sayısı Tanpınar’ın anlattığı yıllara göre az mıdır? 


İlginç olan ve Tanpınar dehasını yansıtan ise olmayan bir kurumun, olmayan değerler üreterek, yan sanayi dalları, sosyal kurumlar oluşturup kendine ait bir sosyal yaşantı üretmesi yanında bunu süreklileştirecek bir öze de sahip olması. Bu durum, yazarın final bölümünde belirginleştirdiği gibi dün de vardı bugün de var yarın da var olacaktır. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün lağvedilmesi kararı alınınca metnin başından beri yaşanan simulatif evren çöker gibi olur ve sosyal kurumlarla birlikte insanlar arası ilişkiler de çökecekmiş gibi bir hava teneffüs edilir. Eğer metin, SAE’nün lağvedilmesiyle bitse idi bu sadece Cumhuriyet’in bir dönemine özgü bir özeleştiri olurdu. Oysa öyle olmuyor. Bütün bu dünyanın kurucusu, banisi olan Halit Ayarcı son tahlilde sahneye giriyor ve SAE’nün lağvedilme kararını tashih ettirdiğini, ancak “müessesenin muntazam surette tasfiyesi için daimi bir tasfiye komisyonu teşekkül ettiğini, enstitüde çalışanların bundan sonra da söz konusu komisyonda görev alacağını söylüyor. Böylece, sanal gerçekliğin şimdiye özgü simulatif bir evrene özgü olmadığını, geçmiş ve geleceği de kapsayan bir uzama sahip bulunduğunu görüyoruz.
Bu metin, belki anlattığı dönemi bir tarafa bırakıp yazıldığı dönemi dikkate alsak bile, Baudrillard’ın postmodern döneme özgü nitelendirmeleri içeren söylemleriyle Türk roman tarihinde çok özel bir yere oturmaktadır. 1960’larda Türkiye modernizme geçişi tartışıyordu. Köyden şehre göç, şehir kenarlarına kondurulmuş gece kondular, eksik Batılılaşma gibi konular henüz yerli yerine oturtulmadan böylesi bir romanı tasarlayıp kompoze etmek Tanpınar sezgiselliğinin en ciddi göstergesi herhalde.


Romanın dış çerçevesi oldukça teorik bir zeminin pratiğe indirgenmesine ayrılmış: Osmanlı’dan başlayıp Türkiye Cumhuriyeti’yle en azından zahiren nihayete ermiş gibi görünen Batılılaşma serüvenimizin Cumhuriyet’in ilk yıllarında aldığı biçim. Bu dış daireyi Halit Ayarcı’nın kimliği, kişiliği, hayata bakışı roman içindeki işlevi oluşturuyor. İç çerçeve ise yine bununla ilgili ve biraz daha ayrıntı düzeyde Doğu’nun şahsında geleneksel olanla, Batı’nın şahsında modern olan arasına sıkışmış Türk insanının içinde bulunduğu açmaz. Yani, Tanzimat’tan beri bir türlü içinden çıkamadığımız ikilem. Bu iç halkayı da Hayri İrdal’ın hayata bakışı, olaylar karşısında aldığı tavır ve bir türlü içselleştiremediği değişimler karşısında içine düştüğü komik durum oluşturuyor. Böylece yazar, iki kişinin şahsında iç içe geçmiş ve çözümlenmesi neredeyse mümkün görünmeyen bir problemin hemen bütün detaylarını veriyor. Başlangıcından sonuna kadar olayların neredeyse bir merkezi bulunmadan yayılma eğilimi göstermesi, kişilerin yaşadıklarının gerçek mi hayal mi olduğunun bir türlü farkına varılmaması metindeki simulatif havayı pekiştirici rolü oynuyor.
Öncelikle Halit Ayarcı’ya bakalım: Roman boyunca, eski-yeni karşıtlığında tereddütsüz ‘yeni’nin yanında yer alan, yeniyle ilgili hiçbir olumsuz anlam alanı ve çağrışımın kabul edilebilir görünmediği Ayarcı, Hayri İrdal’ın karşısına ansızın ve onun hayatını bütünüyle değiştirme potansiyeli taşıyarak girer: “İnsan ne garip mahluktur. O dakikada Halit Ayarcı’nın orada bulunmasını adeta bir şanssızlık sanıyordum. Çünkü bu adamın mevcudiyeti bana Doktor Ramiz’den iki lira borç almama düpedüz mani gibi geliyordu. Nerden bilecektim ki o anda kahveye Doktor Ramiz’le gelen adam benim iyi talihimdir. Çocuklarımın sıhhati, karımın ve baldızlarımın istikbalidir.” Görüldüğü gibi anlatıcımızın karşısına çıkan Halit Ayarcı, onun üzerinde Tanrısal bir etki yaratmakta ve hayatının akışını değiştirmektedir. Neyle? Toplumda karşılığı bulunmayan, gerçekte olmayan, bir işe yaramayan, tamamen işlevsiz bir kurumun onlarca çalışanından biri olarak... Yani yazar tarafından inşa edilmiş simulasyonun bir parçası olarak... Nitekim bundan sonra Hayri İrdal’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ne dönük her türlü tereddüdü, sağ duyu karşı duruşu karşısında Halit Ayarcı bir anlamda ‘ayar işlevi’yle kurumun meşruiyetine dair güven aşılayıcı cümleler kuracaktır.



Olay Örgüsü Küçük yaşta, bir saatçinin yanına çırak olarak giren Hayri İrdal, zamanla saatlere karşı özel bir ilgi duyar ve bir müddet sonra saatlerle kafayı bozup bütün yorumlarını saatlere göre yapmaya başlar. Birinci Dünya Savaşı’nda askere gider, dört yıl sonra tekrar İstanbul’a döner. Abdüsselam Efendi’nin kızı Zehra’yla bir evlilik yapar, ancak kısa süre sonra karısı ölür. İspiritizma Cemiyeti’ne gidip gelir ve orada ikinci karısı Pakize Hanım’la tanışarak evlenir. Borç almak için gittiği bir arkadaşı onunla Halit Ayarcı’yı tanıştırır; bu andan itibaren hayatı değişen Hayri İrdal, hayatı boyunca ona minnet duyar.


Halit Ayarcı, Hayri İrdal’ın parasızlığına çözüm olsun diye Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı bir kurum oluşturur ve başına da Hayri İrdal’ı getirir. Madden sorunu kalmayan Hayri İrdal, bazen Enstitü’nün ne işe yaradığını merak edip sorgulasa da keyfine diyecek yoktur. Karısı daha mutludur ve hiç işe yaramayan baldızına bile iş bulunmuştur. Gerçekte, bu bolluk eşinin kendisi Halit Ayarcı’yla aldatmasına yol açsa da bunun farkına varamayacak kadar saftır. Karısı doğan kızının adını Halit Ayarcı’nın adını devam ettirmesi için Halide koyduğu halde bu aldatmanın farkına varamaz. Arada bir Halit Ayarcı’yı sevdikleri için kızlarının büyüdükçe ona benzediğini söyler.


Amerika’dan bir ekip gelip Ensitütü’nün işlevinin kalmadığını, kapanmasının daha doğru olacağını bildiren bir rapor hazırlarlar. Ensitütü kapatılacakken Halit Ayarcı devreye girer ve kapanmasına engel olur. Güya Ensitütü’yü tasfiye komisyonu kurulur; böylece, Enstitü’de çalışan ne kadar insan varsa, hepsi tasfiye komisyonunda yer alarak işlerini kaybetmezler.

“Gece yarısı, kalabalık dağıldıktan sonra benim çalışma odamda tekrar buluştuk. Fakat aramızda garip bir vaziyet vardı. Hatta Şehzadebaşı’ndaki kahvede kendisini ilk gördüğüm gün dahi bana karşı bu kadar yabancı değildi. Benimle bir parti tavla oynadı. Oyun bitince, ‘Allaha ısmarladık’ diye ayrıldı. O geceden sonra Halit Ayarcı’yı bir daha ancak, korkunç otomobil kazasından sonra kaldırıldığı evinde, yatağında görebildim.



   ROMANIN KİŞİLİKLERİ, OLAYLAR VE MEKANLAR



 Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı romanı, romanın başkarakteri ve anlatıcısı olan Hayri İrdal’ın hayatını temel alarak Türk toplumunun değişimler karşısındaki tutumunu anlatmaktadır. Bu romanda Hayri İrdal’ın çocukluğundan başlayarak tüm hayatı anlatılır. Hayri İrdal ile birlikte okuyucuyu karakter Kalabalığına boğan bu roman, “Büyük Ümitler”, “Küçük Hakikatler”, “Sabaha Doğru”, “Her Mevsimin Bir Sonu Vardır” başlıkları altında dört bölümden oluşur. Bu bölümlerin her biri belli dönemleri ele almaktadır. Romanın birinci kısmı olan “Büyük Ümitler” Tanzimat öncesini ele alırken “Küçük Hakikatler” ve “Sabaha Doğru”  bölümleri Tanzimat dönemini, son bölüm olan “Her Mevsimin Bir Sonu Vardır” ise Cumhuriyet döneminin başlarını ve devamını ele alır.[1] Bu romandaki karakterler sembol olarak kullanılarak Tanzimat öncesi dönemin, Tanzimat döneminin, Cumhuriyet döneminin başlarının ve devamının eleştirisi yapılır.[2]

   “Büyük Ümitler” başlığı altındaki kısımda bir yanda Hayri İrdal’ın çocukluğu ve gençliğinin bir kısmı anlatılırken diğer yandan romandaki bazı karakterler sembol olarak kullanılarak Tanzimat öncesi dönemin eleştirisi de yapılır. Abdüsselâm Beyin konağı bir karaktermiş gibi ele alınarak bu konağın dağılışı Osmanlı İmparatorluğu’ndaki milletlerin dağılmasıyla bağdaştırılmaktadır. Çok büyük ve içinde çok insanı barındıran bu konağın Meşrutiyetin ilanıyla birlikte dağıldığı gösterilir. Şu alıntıyla bu durum daha da somutlaştırılabilir:    

                                                                          
Hürriyetin ilânından sonra, ayrı ayrı plânlarda bir benzeri olduğu imparatorluk gibi, konak da yavaş yavaş dağıldı. İlk önce Bosna-Hersek, Bulgaristan, Şarki Rumeli ve Şimali Afrika arazisi ile beraber birader beylerle hemşire hanımlar ayrıldılar, sonra Balkan Harbi sıralarında küçük beylerin ve gelin hanımların bir kısmı evden çıktı. Sonuna doğru Ferhat Beyle –kardeşinin damadı- kendi çocuklarının bir kısmı kaldı.[3] 


   Yukarıdaki alıntıda da görüldüğü gibi Abdüsselâm Bey’in konağı, dağılması yönüyle Osmanlı bünyesindeki milletlerin Osmanlıdan ayrılmasını sembolize eder. Romanda bu konaktan dağılan insanlar (Abdüsselâm Beyin akrabaları)  Osmanlı bünyesinde bulunan milletlerin dağılmasıyla özdeşleştirilir. Ayrıca “bu bölümde imparatorluğun bozulan iktisadi düzenine koşut olarak İrdal’ın ailesi ve aile dostlarının mali durumlarının giderek kötüleşmesi ve bu nedenle onların ‘büyü, tılsım, simya’ gibi akıl ve bilim dışı yöntemlere başvurarak sorunları çözmeye [çalışmaları]  işlenir” ( Moran, 1978, 46) . Romanda Abdüsselam Bey, Aristidi Efendi ve Seyit Lütfullah’ın bozulan ekonomik durumları karşısındaki tutumları, bilim ve akıl dışı yöntemlere başvurmayı simgelemektedir. Abdüsselâm Bey, Aristidi Efendinin eczanesinin arkasındaki gizli laboratuvarın bütün masraflarını karşılamaktadır. Çünkü birgün mutlaka burada altın yapılacağına inanmaktadır. Buna ek olarak Abdüsselâm Bey, Seyit Lütfullah’ın getirdiği büyü ve simya karışık formüllere de inanır. Aristidi Efendi ile Seyit Lutfullah arasındaki fark, Aristidi Efendi’nin altın bulma gayesine modern kimya ile ulaşabileceğine inanmasıdır. Oysa Seyit Lutfullah’ın altın bulma yöntemi, Kayser Andronikos’un hazinesini ele geçirmektir. Bu hazinenin tılsım olduğuna inanılmaktadır. Çünkü Seyit Lutfullah’ın Aselban adındaki sevgilisine kavuşması bu hazineyi bulursa mümkün olacaktır. Abdüsselâm Bey de hem Aristidi Efendiye hem de Seyit Lutfullah’a bu konuda güvenmektedir. Çünkü bozulan iktisadi sistem, onun çok fazla borçlanmasına yol açmıştır. Bu yüzden bu tür gerçek dışı şeylere inanır hâle gelmiştir. Bu dönemde görülen tılsıma, büyüye ve simya gibi şeylere inanmak ve bunlarla uğraşmak bu karakterler sembolize edilerek eleştirilmiştir. Bunların dışında romanın anlatıcısı ve başkarakteri olan Hayri İrdal üzerinden hurâfe ve boş inanç eleştirisi yapılmıştır. Hayri İrdal, boş inancın eleştirisinde o dönemi anlatan bir sembol olarak kullanılmıştır. Bu boş inanç, romanda Hayri İrdal’ın kendi ağzından şu şekilde gösterilir:

   (…) Kaldı ki uzun zamanlar bu parmaklığın hemen arkasında yatan kocaman taş kavuklu adamın evliyalığına belki de yanı başında alabildiğine büyümüş dut ağacı yüzünden inanmıştım. Annemin son hastalığında iyileşmesi için her akşam ona gider dua eder, parmaklığın tam önünde mumlar
yakardım. (…) Hâlâ alt tarafında çocukken yaktığım mumların izi görülen parmaklığı öptüm.(s.54-55)
       Tanzimat öncesi dönemi anlatan romanın bu bölümünde, dönemin diğer bir özelliği olan boş inanç, Hayri İrdal’ın türbede mum yakması ve ona dua etmesi üzerinden verilir.  Hayri İrdal karakteri sembol olarak kullanılarak o dönemin bu tür boş inançları olan insanlar eleştirilmektedir.


    Romanın ikinci ve üçüncü bölümleri olan “Küçük Hakikatler” ve “Sabaha Doğru” kısımlarında ise karakterler üzerinden Tanzimat dönemindeki birtakım olay ve davranışların eleştirisi görülmektedir. Dr. Ramiz, Viyana’dan döneli iki sene olduğu hâlde ona öğrendiği psikanaliz metodunu uygulamak fırsatı Türkiye’de verilmemiştir. Dr. Ramiz, diğer ülkelerde önemli olan bu psikanaliz yöntemine ve kendisine Türkiye’de önem verilmemesine kızmaktadır. O dönemde bilime önem verilmediğini göstermek ve bunu eleştirmek için Dr Ramiz karakteri sembol olarak kullanılmıştır. Dr Ramiz, Hayri İrdal mahkemeden hastahaneye sevk edildiğinde hastalığını bulmak için psikanaliz yöntemini kullanmıştır. Bunun sonucunda Hayri İrdal’la Dr Ramiz arasında şu konuşma geçer ve Dr. Ramiz teşhisi koyar:


_ (…) Baba olamamışsınız… Baba olunca geçer…
_ Baba olamadım mı? İki çocuğum var… Hem ikisinin de adını ben koydum… İnsaf edin Ahmet’in adını ben koydum.

_ Abdüsselâm Bey öldüğü için…         Mamâfih sonuncu babanızın ölümüyle size bir nevi istiklâl ve olgunluk gelmiş olabilir. Mesele şimdi bu kompleksin neticelerinden kurtulmanızda. Zaten şuur altında bir hâdise olduğu için kendi kendisi kaldıkça ehemmiyetsiz bir şeydir. Ehemmiyetsiz ve hatta tâbii bir şey. Bilhassa bugünkü cemiyetimizde. Çünkü içtimâi şekilde bu hastalık hemen hepimizde var. Bakın etrafa hep maziden şikâyet ediyoruz, hepimiz onunla meşgulüz. Onu içinden değiştirmek istiyoruz. Bunun manası nedir? Baba kompleksinden başka bir şey mi? 


Bu alıntıda da görüldüğü gibi Tanzimat döneminde yaşayan insanların durumu, Hayri İrdal sembolize edilerek verilir. Baba kompleksi, imparatorluğa duyulan kompleksi belirtir. Çünkü bu dönemin insanlarında hep bir değişme isteği var fakat ne yönde değişeceklerini bilmiyorlar. Baba kompleksi, babayı beğenmeme var ama bir türlü yetişkin olamama durumu da söz konusudur. Bu dönemin insanlarının bu bunalmış, bocalayan hâllerini ve geçmişi inkâr ederek değişmeye çalışmaları eleştirilmektedir. Çünkü geçmişi tamamen silerek bir yere varılamayacağı savunulmaktadır. Eğer Batı’yı örnek alacaklarsa geçmişlerini silmemeleri gerektiğini zira Batı’nın geçmişine çok bağlı olduğunu gösterir. Yani burada baba kompleksi metafor olarak kullanılmıştır. Dönemin insanlarının geçmişi tamamen silerek değişmeye çalışmaları, Hayri İrdal’ın babası hakkındaki düşünceleri verilerek eleştirilmiştir. Diğer yandan Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü kuran Halit Ayarcı ise bu enstitüye sadece akrabaların ve güvendikleri “yüksek insanların tavsiyelileri”nin alınmasını istemektedir. Bu durum, işe kimlerin alınacağı konusunda yapılan konuşmalardan sonra Halit Ayarcı’nın konuşması olan şu alıntıyla daha da somutlaştırılabilir:


_(…) Müessesemize tam referansı olmayan, iyi tanımadığımız kimse giremez. Bunun için de prensibimiz gayet sağlam. Memurlarımızın yarısı, kendi akraba ve yakınlarımız olacak. Yarısı da dışarıdan güvendiğimiz yüksek insanların tavsiyelileri.


Bu alıntıdan da anlaşılacağı üzere Halit Ayarcı karakteri üzerinden o dönemin kapitalizmi ve akraba kayırmacılığı eleştirilmektedir. Müesseseye sadece akrabaların ve tavsiye edilen kişilerin alınması,  kapitalizmin bir göstergesidir ve romanda bu durum eleştirilmektedir. Halit Ayarcı karakteri, bu sözleriyle kapitalist bakış açısını sembolize etmektedir. Romanın başka bir kısmında ise bu enstitüde tembel, hiçbir iş yapmayan Âsaf Bey adlı karakter sadece Hayri İrdal’ın tanıdığı olduğu için enstitüye kabul edilir. Bu karakter büroda yapması gereken işleri başkalarına yaptırır ve buna rağmen Halit Ayarcı, Âsaf Bey’in devam etmesini ister. Ve Âsaf Beyin kadroya geçebilmesi için ona ayrı bir büro açılır. Gereksiz ve bir işe yaramayan bu büroya “Tamamlama Bürosu” adı verilir. İsminden de bu büronun çok gerekli olmadığı sırf Âsaf Bey için yapıldığı anlaşılır. Romanda Âsaf Beyin adının Yangeldi Âsaf Bey olarak geçmesi de onun tembelliğinin ve hiçbir iş yapmamasının göstergesidir.  Halit Ayarcı, Hayri İrdal ve Âsaf Bey karakterleri üzerinden akraba ve tanıdık kayırma durumu eleştirilmektedir.


      Cumhuriyetin ilk yıllarını ve devamını ele alan  “Her Mevsimin Bir Sonu Vardır”  başlığı altındaki romanın son bölümünde de karakterler sembol olarak kullanılarak dönemin birtakım bozuklukları eleştirilmektedir. Kitabın bu bölümü, Hayri İrdal’ın yaşadığı olayların bağlanarak tamamlandığı bölümdür. Bu bölümde saat şeklinde binalardan oluşmuş bir mahalle plânlayan Hayri İrdal ve Halit Ayarcı tepkiyle karşılanmıştır. Çünkü herkes kendi çıkarını düşünmektedir ve evlerini çocuklarına, torunlarına bırakacaklarını söyleyerek buna izin vermezler. Oysa enstitüdeki tüm yeniliğin yanında olan insanlar kendi çıkarları söz konusu olduğunda yeniliğe karşı tepki göstermektedirler. Romanda bu duruma karşı çıkan bu karakterler üzerinden yenilik taraftarı olup da kendi çıkarları söz konusu olduğunda geri adım atan insanlar eleştirilmektedir. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü denetlemeye gelen Amerikan heyeti bu enstitüyü gereksiz bulur. Çünkü içlerinden biri 0135’i arayarak saatin kaç olduğunu öğrenir ve şöyle der: “Böyle bir kolaylık varken bu müesseseye ne lüzum var?”. Bu heyet, enstitünün kapanmasına karar verir. Bunun üzerine Halit Ayarcı araya girerek kapanmasını engeller ve kararı tashih ettirir. Bu durumda enstitü kapanmaz gereksiz olduğu hâlde var olmaya devam eder. Enstitünün kapatılmaması romanın bitmediğini birtakım gereksiz işlerin ve romanda eleştirilen şeylerin devam edeceğini gösterir. Devam etmektedir de...


Sonuç olarak Saatleri Ayarlama Enstitüsü, karakterler üzerinden farklı dönemlerin birtakım bozukluklarının eleştirildiği romandır. Halit Ayarcı tarafından Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün kapatılma kararının tashih ettirilmesi romanın bir sonuca varmadığını ve bu romanda eleştirilen bu bozuklukların hâlâ devam edeceğini gösterir. Nitekim bu bozukluklar, romanda eleştirilen dönemlerde sınırlı kalmayarak günümüzde de devam etmektedir. Eleştirel bir bakış açısı olan bu roman, okunmaya değer…    


Yayınevi : Dergah Yayınları , 10.basım Ekim 2005 



 Ana Fikir: Birşeyler yapp başarmak için umutsuzluklardan korkmayıp kendimizi ona odaklamalıyız sabırla onun için çalışmalıyız.






AHMET HAMDİ TANPINAR’IN HAYATI


Lise öğrenimini Antalya Lisesi'nde tamamladıktan sonra 1923 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitirdi. Liselerde ve yüksek okullarda çeşitli dersler okuttu. 1939 yılında İstanbul Üniversitesi’nde Yeni Türk Edebiyatı profesörlüğüne atandı. 1942-1946 yılları arasında Maraş Milletvekili olarak görev yaptı. Bir süre Milli Eğitim müfettişliği yaptıktan sonra 1949 yılında Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümündeki görevine döndü. ( http://www.edebiyadvesanatakademisi.com/Edebiyat.aspx?id=613 ) 

Gençlik yıllarında Yahya Kemal ve Ahmet Haşim'in talebesi ve dostu olmuş, Batı edebiyatından Paul Valery ile Marcel Proust'u kendisine üstad olarak seçmiştir. Bu yazarlar edebiyatta güzellik ve mükemmeliyete ön planda yer verirler. Onlara göre edebiyat, tıpkı resim ve musiki gibi "güzel sanat”tır. Onlardan farkı, boya ve ses yerine, insanı ve hayatı anlatmada bu iki vasıtadan çok daha zengin olan dili kullanmasıdır.

Tanpınar şiiri hayatının en büyük ihtirası haline getirmiş, fakat asıl kabiliyetini şiir estetiğine göre yazdığı mensur eserlerde göstermiştir. İlk şiiri 1920’ de yayımlanmıştı. Geniş okuyucu kitlesi onu umumiyetle lise kitaplarına ve antolojilere giren "Bursa'da Zaman" şiiri ile tanır. Altmış kadar şiirinden ancak otuz yedisi ile, tek şiir kitabını ölümüne yakın çıkardı: Şiirler (1961; Bütün Şiirleri adıyla genişletilmiş olarak 1976). Şiirlerinde bir imaj ve müzik kaygısı taşıdığı, hikaye ve romanlarında da, başta zaman teması olmak üzere, psikolojik anları, bilinçaltını aradığı, yansıttığı görülür. (Geniş bilgi Prof. Mehmet Kaplanın Tanpınar’ın Şiir Dünyası;1964 kitabında).

Çeşitli baskıları olan eserleri Dergah Yayınlarında toplanmaktadır. Enis Batur, 1992 yılında Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Seçmeler adlı bir kitap hazırladı. Yazar ile ilgili yayınlanmış en son eser 2007 yılının sonunda çıkan "Günlüklerin Işığında Tanpınar'la Baş başa"dır. Eser Tanpınar'ın 1953 yılında yazmaya başladığı ve 1962 yılında vefatına kadar tuttuğu notlardan oluşmaktadır. http://www.edebiyadvesanatakademisi.com/Edebiyat.aspx?id=613 


                                           



                         AHMET HAMDİ TANPINAR’IN EDEBİ YÖNÜ




23 Haziran 1901’de İstanbul’da doğdu. Kadı Hüseyin Fikri Efendi'nin oğlu. Baytar Mektebi'ni bırakarak girdiği Darülfünun-ı Osmani'nin (Bugünkü İstanbul Üniversitesi) Edebiyat Fakültesi’nden 1923’te mezun oldu. Erzurum, Konya ve Ankara'daki liselerde öğretmenlik yaptı. Gazi Terbiye Enstitüsü'nde (Gazi Eğitim Enstitüsü) edebiyat dersleri verdi. 1933'ten sonra İstanbul'da Kadıköy Lisesi'nde edebiyat öğretmenliği yaptı. Güzel Sanatlar Akademisi’nde sanat tarihi ve estetik dersleri verdi. 1939'da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde yeni kurulan Türk Edebiyatı Kürsüsü profesörlüğüne getirildi. 1942 ara seçimlerinde CHP'den Maraş Milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girdi, üniversitedeki görevinden ayrıldı. 1946 seçimlerinde tekrar aday gösterilmeyince bir süre Milli Eğitim Müfettişliği yaptı. Güzel Sanatlar Akademisinde tekrar derse girmeye başladı. 1949'da da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne döndü. Bu görevdeyken 24 Ocak 1962’de İstanbul’da yaşamını yitirdi. Adını ilk kez "Altın Kitap" dergisinde yayınlanan "Musul Akşamları" şiiriyle duyurdu. Dergah, Milli Mecmua, Hayat, Görüş, Ülkü, Varlık, Oluş, Kültür Haftası ve Aile dergilerinde şiirleri yayınlandı. Hece vezniyle yazdığı bu ilk şiirler, imge zenginlikleri ve müzikal nitelikleriyle dikkat çeker. Edebiyat Fakültesi'nde öğrencisi olduğu Yahya Kemal Beyatlı'dan çok etkilendi. Ama ilk eserlerinde Yahya Kemal'den çok Ahmet Haşim izleri görülür. Haşim gibi o da küçük yaşta kaybettiği annesinin yokluğundan duyduğu acıyı ve kendisini avutacak bir sevginin özlemini dile getirir. İçe dönük bir bakışla doğa ile iletişim kurmaya çalışır. Şiirinin bir başka yönü Bergson felsefesinden kaynaklanan zaman kavramıdır. Onun eserlerinde zaman, basit bir süreklilik değil, çok katlı ve karmaşık bir akıştır. "Ne İçindeyim Zamanın", "Bursa'da Zaman" şiirleri bu olgunun örnekleridir. İlk romanı "Mahur Beste" 1944'te Ülkü Dergisi'nde yayınlandı. Osmanlı Devleti'nin son döneminde seçkin bir çevrenin yaşayışını sergileyen bu romanın ardandan, kendi yaşamından da izler taşıyan "Huzur" 1949'da basıldı. Huzur, hem bir aşk hem de Tanpınar'ın İstanbul'a olan derin sevgisinin romanıdır. Estetik anlayışının, kültür birikiminin ve geçmiş kültürlere yaslanan yaşam felsefesini yansıttığı bu kitabı Tanpınar'ın en yetkin romanı sayılır. Romanda, Mümtaz ile Nuran'ın aşkı çerçevesinde Doğu ile Batı, eski ile yeni, geçmişin değerleriyle var olan değerler, aşk ile toplumsal sorumluluk arasındaki çatışmayı ve bu çatışmanın doğurduğu bireysel bunalımları irdeler. 1950'de Yeni İstanbul gazetesinde yayınlanan ancak ölümünden sonra 1973'te basılan "Sahnenin Dışındakiler" ile 1961'de basılan "Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde de iki uygarlık, iki değerler sistemi arasında bocalayan Türk toplumunun ironik tablosu çizilir. Ölümünden sonra plan ve notlarına dayanılarak bir araya getirilen ve 1987'de yayınlanan "Aydaki Kadın" da da aynı irdeleme vardır. Şiir, roman ve yazılarının yanı sıra İstanbul, Bursa, Ankara, Erzurum ve Konya kentlerini doğal, tarihsel ve kültürel yapılarıyla anlattığı 1946'da basılan "5 Şehir" önemli eserleri arasındadır.:




kaynakça







Ahmet Hamdi Tanpınar Hakkındaki Yazılarımız



KİTAP ÖZETLERİMİZDEN BAZILARI ( İLGİLENDİĞİNİZ BAŞLIĞA TIKLAYIN)









Edebiyat Dil bilim, Kültür, Folklor, Geleneksel ve Güzel Sanatlarla ilgili, tez, yazı, İnceleme, ve araştırmalarınızı sitemize üye olarak ve bize başvurarak ESA da paylaşabilirsiniz.

 BAŞVURU İÇİN : ESA, İLETİŞİM  veya s_kuzucular@hotmail.com 


Konuya Yorum Ekle